Ara
  • Bilâl Akyüz

Hem Uzak Hem Yakın: Lacan ve Sartre’da Bakış Kavramının Terapi Odasına Yansımaları

#lacan #sartre #terapi #psikoterapi #bakış #psikolog #psikoterapist


*8 Aralık 2019 tarihinde EXISTanbul (Varoluşçu Psikoterapiler Derneği) tarafından düzenlenen Varoluşçu Buluşmalar - 3'te sunulan konferansın metnidir.


İlk defa şu ifadeyi duyduğumda psikoterapi ilişkisine dair her zamanki düşüncemin dışında bir anlayış aramaya başladım: “Sizin tepkisiz izlediğiniz ve benim ağladığım bu tablo çok garip geliyor bana. O yüzden doğal değil, bu benim üzüntüm.” İçgüdüsel olarak terapötik ilişkinin doğasını sorguluyordu. Onunla beraber ben de sorgulamaya başladım, zira bu işin içerisine girmeden başladığım bir süreçti bu sorgu ama farklı bir bakış açısına ihtiyaç duyulduğunu hissettim.

Psikoterapi, özünde utanca dair bir süreçtir. Bugünkü konuşmamda bu savımı Sartre ve Lacan’ın “bakış” adını verdikleri bir kavram üzerinden, özellikle terapi odasındaki analist-analizan ikilisi eşliğinde tartışmaya çalışacağım. Bu yolda önce Sartre’ın “bakış”ı nasıl ele aldığını ve utanç-beden ikilisini nasıl kurduğunu aktarmayı denedikten sonra, Lacan’ın “bakış” kavramını netleştirmeyi ve yabancılaşmayı denkleme nasıl dahil ettiğini açıklayacağım. Son olarak da klinisyenler olarak bizi ve terapi odasını bu kavramın iki farklı yorumu üzerinden nasıl zenginleştirebileceğimize değineceğim. Temelinde ikircikli bir ilişkiden söz ediyoruz elbette; konuşmanın başlığında da gördüğünüz gibi hem uzak hem yakın, çift değerlilik yüklü bir etkileşim hâli. Hiçkimseye anlatılmayanların, kişinin kendisine bile itiraf edemediklerinin görünür ve duyulur hâle geldiği, belki de dünyanın en mahrem ilişkisi; yakın. Aynı zamanda haftada 45 dakika, analitik bir düzenlemedeyse haftada 3-5 45 dakika, müthiş sınırlı ve görünürde fazlasıyla tek taraflı bir ilişki; uzak. Bu çerçevede oldukça karmaşık konuları kısıtlı bir süre içerisinde aktarmaya çalışacağımdan bazen basitleştirmeler yapacağım ama konuşmamın sonunda üzerine daha fazla düşünmek ve okumak isteyen dinleyiciler için bir okuma listesi sunacağım. Şimdi Sartre ile başlayalım:

Varlık ve Hiçlik eserinde “bakış”a önemli bir yer veren Sartre (2011), bu kavramı iki örnek vererek irdelemiştir ve ben de bu örneklerden özellikle birisine odaklanacağım. Kıskançlık, çıkar ya da erdemsizlik; sebep ne olursa olsun bir kapıyı dinlediğimizi veya anahtar deliğini gözlediğimizi farz edelim. İzleyen/dinleyen olarak güç sizdedir. Yaptığınızın yanlış olduğunu bilseniz de, aslında size hiç uygun olmayan bir davranış olsa da o kudreti hissedersiniz. Sonra koridorda bir ayak sesi duyarsınız ve bir anda bütün denklem ters yüz olur. Hemen toparlanır ve aslında yaptığınız şeyi yapmıyormuş gibi “görünmeye” çalışırsınız. Gücün yittiği ve denkleme ötekinin girdiği an. Utanç bir anda kendisini gösterir, bedenlenmiş bir özne olarak yapmakta olduğunuz şeyin öteki tarafından “görülmüş” olmasının getirdiği yoğun utanç. Sonra gözlerinizi koridora çevirdiğinizde hiçkimse yoktur, yanılmışsınızdır, ayak sesleri sandığınız bambaşka bir şeydir. Öteki aslında bedenlenmeden vardır. Bakış, bir çift göze ihtiyaç duymaz. Bir ayak sesi, küçük bir hışırtı, bir gölge, ensemizde hissettiğimiz bir sezgi… İşte size öteki.

Utanç, varoluşumun yeni bir katmanıyla tanıştırır beni, evrenimdeki merkezi öznel konumumu sarsar ve kendimin dışına fırlatır beni. Benim için çok yeni olan kavrayışımdan aniden kaçan bir boyuta çekiştirir beni. Böylesi değişimde gelişen özel karakteristikler veya özellikler peşinen “kendi-için-şey”de varolmaz. Ötekinin bakışı özellikle bir şeyi bilmeye dair bir öneride bulunmaz; aksine varoluşumun yapısını ben, kendim ve Öteki üçgenindeki bir yapıya dönüştürür. Sartre utancı Ötekinin varlığında öylesine güçlü bir duygu olarak sunar ki kendi içimde bir bölünmeye sebep olan Öteki meydana gelir. Utançta, kendimi utanç verici olarak yargılayarak kendimden uzaklaşırım ve böylece içimde Öteki belirir. (Sharma & Barua, 2016)

Sartre’da bakış bir özne olarak vücut bulmamla ilgilidir. Ötekinin algısına nasıl girdiğim sorusu aynı zamanda özgürlüğümü/öznelliğimi kaybetme veya sömürülme riskiyle kendisini gösterir ve bu oldukça kırılgan bir konumdur. (Bergoffen, 1992) Özne olduğumun bir nesneleşme sürecinden geçerek farkına varırım. Ötekinin bakışının nesnesiyimdir ve utanç duygusuyla bedenlenen bir özne olarak, ötekinin özneliğini nesneleşerek anlarım.

Öteki, şimdiki bende potansiyel olarak bulunmayan yeni bir dünya ve yeni bir varoluşla tanıştırır beni. Utançta Öteki bana yeni bir ders verir; kendi bilinçli deneyimimi aşan kırılgan ve maruz kalmış dışsal bir bedenimdir. (Sharma & Barua, 2016) Hem “Kötü İnanç”ta hem de “Bakış”ta yabancılaşma olasılığı nesneleştirilme olasılığıdır. Her ne kadar nesneleştirilme olasılıkları algılama veya algılanma olasılıkları tarafından belirlenmese veya sınırlanmasa da algılayarak ve algılanarak kendimi nesneleştirme pratiklerine çekilmiş olarak bulurum. (Bergoffen, 1992)

Sartre, Ötekinin bakışı tarafından bu anlamda nesneleştirilene kadar eylemlerimin doğası üzerinde öz farkındalığa sahip olmadığımızı tartışır. (Dolezal, 2012) Sartre’ın bakışla ifade ettiği şey diğer insanları gerekli kılan bir durumdan ziyade kişinin ötekinin önündeki kırılganlığına gönderme yapar. Kökeninde kişinin kırılganlığını ortaya çıkaran her türlü durum bakış olarak tanımlanabilir. Bakışın öyle bir tehdidi vardır ki somut herhangi birisi tarafından görülmeden bile kişi bakışın bütün olasılıkları hapsetmesini deneyimleyebilir. Bu yapı bir çeşit köleliği ima eder, ötekinin özgürlüğünü hissettiren kalıcı bir tehlikeyi. Ötekinin bakışı herhangi bir yerden, herhangi bir şekilde çıkabilir; bir adım sesi, hışırtı, gölge, bize izlendiğimizi hissettirebilecek her türlü olasılık bakıştır. Böylece Sartre, bakışı doğasında nesneleştiren ve yabancılaştıran olarak tanımlar ki bu kişinin kendine dair bilincini olumsuz anlamda üretmesine sebep olur. Kişinin kendisini özgürce yorumlamasının ve özgürlüğünün Ötekinin özgürlüğü tarafından köleleştirilmesini olumsuzlar.

Şimdi biraz sabrınızı ve ilginizi isteyerek Lacan’ın “bakış”ına geçmek istiyorum. Lacan bakışı, kastrasyon karmaşasını yaratan eksiklik üzerinden düşünür. Sartre için bakış ve bakma eylemi bir iken Lacan bu ikisini birbirinden ayırır. Bakış skopik dürtünün nesnesine dönüşür, artık öznenin tarafında değildir, Ötekinin bakışıdır. Bakış ile göz arasında bir karşıtlık vardır. Bakan göz öznenin gözüyken, bakış nesnenin tarafındadır ve ikisinin örtüşmesi diye bir şey yoktur; çünkü Lacan’ın sıkça alıntılanan bir söyleminde gösterdiği gibi: “Hiçbir zaman seni gördüğüm yerden bakmazsın bana.” Özne bir nesneye baktığında nesne zaten özneye, öznenin göremeyeceği bir noktadan ona bakıyordur. Göz ile bakış arasındaki bu bölünme bizzat öznenin bölünmüşlüğünün görme alanındaki tezahüründen başka bir şey değildir. Lacan için de öznenin görüldüğünü düşünmesi için gerçekten gören bir özneye ihtiyaç yoktur. (Lacan, 2013)

Lacanda bakış sadece bana bakıldığını hissetmekle sınırlı kalmaz. Görme alanında şahit olmadığımız bir bakış olasılığı daimdir. Her zaman izlenme ihtimalimiz, yaptığımız her eylemin veya eylemsizliğin -ki bu da bir eylemdir Sartre için- görünür olma, bakılıyor olma olasılığı vardır. Buradan dinlere veya tanrıya dair ilginç bir okuma gerçekleştirilebilir ama bu soru bu konuşmanın sınırlarını aşmaktadır.

Bakış için Lacan üç şekil geliştirmiştir. (Lacan, 2013) Bu şekillerle Lacan, tabloda yakalanan, sabitlenenin ve sanatçıyı bir şeyler üretmeye iten arzunun ne olduğunu anlamaya yönelik bir çabanın sonucunda ortaya koyar. İlk şekildeki geometral nokta öznenin konumlandığı noktadır ve öznenin görme alanıdır. Resim veya perspektifle uğraşan kişiler için bu şekil tanıdık gelecektir. Öznenin görmesini olanaklı hâle getiren ışık, görülmesine de sebep olur. Bu sürekli görülme, daimi bir yargılanmaya açık, savunmasız bir alandır. Kendisini resmin içinde bir leke olarak algılamasına sebep olur. Lacan için taklit etmek, kamufle olmaktır. Tehlike anında bulunduğumuz ortama uyum sağlamak, aslında görüş alanında kendimizi görünmez kılmak taklit etmenin tanımına dahildir. Lacan bunu arka planla uyumla hâle gelmekten ziyade arka plandaki noktalardan birisi hâline gelmek olarak yorumlar. Resmin içinde olağan bir şekilde varolmaktır. Lacan için bizler bakılan varlıklarız. Bakış bizi sarmalar ve resme çevirir. Lacan öznenin büyük Ötekinin bakışı altında bir grafiğe çevrildiğini söylemek ister. (Evans, 1996)

Lacan, benim olarak algılanan beden deneyiminin ben olmadığı fikrini kabul eder. Öteki tarafından algılanan bedenin özne olarak ele alınması dinamiğini inceleyerek, öznelliği yabancılaştıranın bedenin nesneliği olmadığını, ama beden aracılığıyla konuşan öznenin arzusunun özneyi kapattığını keşfeder.

Altıyla on sekiz ay arasındaki bebek aynadaki imgesine karşı coşkun bir çırpınmayla tepki verir. Lacan, çırpınma hareketini beden Gestalt’ını görmenin bebek için libidinal önemi olduğuyla yorumlar. Bebek, beden imgesiyle kendine dair tanımlamasını “İdeal Ben” olarak dönüştürür. (Ver Eecke, 1985) Böylece kendisine ideal bir bedensel bütünlük vermiş olan bebek için dram şuradadır ki aslında böyle bir bütünlük yoktur.

Lacan, bebeğin aynadan yansıyan imgedeki tercihini şu şekilde açıklar: Bebek, aynada kendisini görmesiyle, Ötekinin onu gördüğü gibi görür. Bu görme epistemolojik değil, erotiktir. Arzuyla yüklüdür. Gören öteki tarafsız bir gözlemci değil, bebeğin arzusu olmak istediği arzulayan bir ötekidir. Öteki tarafından arzulanan kendiliğin imgesi olmayı arzulayarak ve ötekinin imgelenen beden olarak arzusuyla tanımlayarak bebek kendiliğine ötekiliği getirmiş olur. Kişinin bedenini bir başkasının bildiği gibi bilmesine imkan yoktur. (Ver Eecke, 1985)

Lacan ve Sartre, insanın yabancılaşmasının kökensel doğasına yönelik farklı bakış açıları benimsemişlerdir. Sartre, insanın kökensel yabancılaşmasını doğanın bir gereği olarak, bilinçliliğin bedensizliği olarak görür. Lacan ise insanın kökensel yabancılaşmasını öznenin bir eylemi olarak, örneğin sahip olmadığı bir ideal bütünlükle özdeşleşme olarak görür.

Pekala, bütün bu söylediklerimin, doğasında karmaşık olan psikoterapi ilişkisi açısından ne gibi bir önemi var? Psikolojik travma dile getirilemeyenle ilgilidir. Travmanın çözülmesi konuşulamaz olanın dile gelmesi, ifade edilebilir olmasıyla sağlanır. Psikoterapi ilişkisinde hem uzak hem yakın hissettiğimiz birisinin şahitliğine bu noktada ihtiyaç duyarız. Çünkü bu dile gelme tek başımıza yapılabilecek bir şeyden ziyade, başkasının -büyük Ötekinin- şahitliğinde meydana gelebilir. Bakışın etkisinde utancın eşlik ettiği bir dile geliş. Bedensel farkındalığımız için ötekine dair gereklilik gibi, duygularımıza dair farkındalık için de ötekinin eşlikçi olduğu bir sürece ihtiyacımız var. Hangi duyguyla çalışıyor olursak olalım, bu duygunun ötekinin bakışına maruz kalan analizanın utanca katlanmayı öğrenerek hatta utanca rağmen paylaşılması, görünür hâle gelmesi terapinin hem zorluğunu hem de gücünü sağlar. Özellikle analitik ortamda -divan kullanımıyla- büyük ötekinin zihnindeki bedensel imgemizin olasılıklarının yarattığı gerilimle daha doğrusu utançla sözelleştirilmesi sağaltımın en önemli, psikoterapinin/psikanalizin en büyük vaadidir.


Kaynakça:

Bergoffen, D. B. (1992). Casting Shadows: The Body in Descartes, Sartre, de Beavoir, and Lacan. Journal of French and Francophone Philosophy4(2-3), 232–243. doi: 10.5195/jffp.1992.60

Dolezal, L. (2012). Reconsidering the Look in Sartres: Being and Nothingness. Sartre Studies International18(1). doi: 10.3167/ssi.2012.180102

Eecke, W. V. (1985). Lacan, Sartre, Spitz On the Problem of the Body and Intersubjectivity. Journal of Phenomenological Psychology16(2), 73–76. doi: 10.1163/156916285x00098

Lacan, Jacques (2013). Psikanalizin Dört Temel Kavramı: Seminer 11. Kitap. (Nilüfer Erdem, Çev.), Metis Yayınları, İstanbul.

Sartre, Jean Paul (2011). Varlık ve Hiçlik: Fenomenolojik Ontoloji Denemesi. (Turhan Ilgaz, Gaye Çankaya Eksen, Çev.), İthaki Yayınları, İstanbul.

Sharma, P., & Barua, A. (2016). Analysing Gaze in Terms of Subjective and Objective Interpretation: Sartre and Lacan. Human Studies40(1), 61–75. doi: 10.1007/s10746-016-9406-4


42 görüntüleme